7 - 13 Ekim 2012

Arada suç işlemek zorunda kalan insanlarız. Doğarken seçemediğimiz, türümüze özgü algılarımızı, dışarıdan, aynı gerçekliğin içinden aldığımız yardımcı maddelerle değiştirme özgürlüğümüz devletler tarafından katledilmiş durumda. İğdiş edilmiş algılarımızla yaşamamız isteniyor ve bunun adı da yasa; tümden bir tahakküm ilişkisi. Bedenlerimizin tasarrufu tanımadığım, tanısam da sevmeyeceğim, zihinsel olarak aynı çağda bile yaşamadığım insanların elinde. Kaderlerimiz de öyle, büyük bir oranda onlar tarafından belirlenmiş. Onların koyduğu yasaların bağlayıcılığını kabul ederek yaşamak zorundayım ya da suç işlemeyi kabul ederek, pasif ve sinik bir kişisel sivil itaatsizlik eyleminin içinde yer almalıyım. Eylemime bir amaç atfetmeden ikinciyi seçiyorum. Ya da yalnızca bir bağımlıyım ve bunu süslü kelimelerle inşa edilmiş fikirlerle saklamaya çalışıyorum.
Bu ve bunlar gibi birkaç sebepten dolayı şimdi karanlığın içinde yalpalaya yalpalaya giden bir arabanın içindeydim. Araba dar, yer yer kırılmış, yamalarla dolu, bozuk ve yokuş yollardan bilmediğim bir yere doğru ilerliyordu. Ne için gittiğimizi biliyordum ama nereye gittiğimizi bilmiyordum. Belki çoktan söylemişlerdi ama unutmuştum. Kafam başka yerlerdeydi; sokağa ve üzerine çöreklenmiş karanlıktan fırlayan ve yine karanlığa karışan hayaletlere bakıyordum. Arabanın teybinden gırtlak kanseri olması muhtemel bir adamın “ı hurt myself today” diyen sesi geliyordu. Ali şarkıya sesini çatallaştırarak eşlik ediyordu. Varoştaydık. Sermayenin ve devletlerin ucuz iş gücü yatakhanesi ve adi suç lojmanları olarak kullandığı mahallelerden geçiyorduk. Evler yıkılmamak için birbirlerine tutunuyor gibiydi. Sanki biri yıkılsa, bütün getto kendi içine çökecekti. Evlerin birbirlerine yaslanması gibi, şarkı söyleyen adamın aksine, burada herkes başkasına zarar vererek hayatta kalmaya çalışıyordu. Aynı dünyanın varoş olmayan tüm yerlerinde de olduğu gibi. Doğa kanunları her yerde şaşmaz bir düzenlilikle işliyor. Yasa.
Arabanın camından sokağa bakıyordum. Arabada müzik çalarken camdan dışarıya baktığımda klip izlediğimi hissediyorum. Tutarlı bir biçimde akan görüntü ve fon müziği. Yıllar sonra kafan artık eskisi gibi güzel olmuyor. Kendini o andaki kafaya bırakabilme durumu ortadan kayboluyor ve yerine kontrollü bir kafa geliyor. İlk zamanlarda müzik dinlerken hissederdim en çok bunu. Sonradan kayboldu gitti. Film, maç, kitap, dizi seyrederken de kayboldu. Ama giden bir arabanın camından dışarıya müzik eşliğinde bakmak hiç kaybolmadı. Araba camının sınırları bir tür kadraj duygusu yaratıyor, belki de bu yüzdendir.
Yolda, kazaklarının üstüne geçirdikleri kaç yıllık yelekleri ve yıpranmış kadifeden pembe ya da yeşil eşofman altlarıyla dolaşan, ellerinde mutlaka bir naylon torba taşıyan kadınlar yürüyordu. Bu siyah-kahverengi torbaları çocukluğumdan hatırlıyorum, içlerinde şişleri, örgüleri duruyor olmalı. Sigara dumanı, okey taşı ve erkek gürültüsüyle dolu kahvelerin arasından sanki hiç yokmuşlar gibi geçip gidiyorlardı. Yokmuş gibi yürümek içsel olarak zaman içinde kazandıkları bir tür savunma mekanizması olmalı. Yoksan dayak da yiyemiyorsun, tecavüze de uğrayamıyorsun. Evrimsel bir kamuflaja sahipler. Kendi hiçliklerine sığınıp, kendi boşluklarına saklanarak, yaşadıklarından daha fazlasını yaşamaktan kurtuluyorlar. Ne kadar az yaşarlarsa o kadar iyi. Bu yüzden dünyada ağırlıkları yok. Varlıklarının yükleri bizim bilmediğimiz bir dünyaya yakın. Erkekler tarafından yalnızca yemek, azgınlık ve kızgınlık vakitlerinde hatırlanıyorlar. İçişlerinde bağımlı, şişişlerinde bağımsız kadınlar. Öfke hiyerarşisinde, çocuklarından bir sıra üstte yer alıyorlar. 
Zaman takılmış kalmış sanki. İlerlemiyor. Şehrin merkezinden varoşa doğru çıkıldıkça bir seksenler havasıdır gidiyor. Cep telefonu dükkanları bile sanki çok eskilerden kalmış gibiydi. Oraya yeni ne koysan o anda eskir. Eşyalar da bukalemun gibi. Girdikleri ortamın rengini alabiliyorlar.
Araba tepeye geldiğimizde duvarları çatlamış, sıvaları dökülmüş, tek katlı bahçeli bir evin önünde durdu. Küçük uçak pencelerinin kısıtlı kadrajını saymazsak, İzmir’i ilk kez bu kadar yüksekten görüyordum. Durduğum yere göre neredeyse bütün İzmir batıda kalmıştı. Körfezin açıkları karanlıktı. Manzaraya bakınca şehrin varoşlar tarafından sarıldığını fark ettim. Devrim fantezilerim için uygun bir sahneydi: 
Bir gün küçücük bir kıvılcımla herkesi saracak toplumsal bir histeri alevi tutuşacak ve o gün şehrin merkezine doğru inmeye başlayan insanlar önlerine çıkan her şeyi yıllardır katılaşmış bir öfkenin çözülen selinde birbirine katacak: insan seçmeden, marka seçmeden, sokak ya da kapı numarası seçmeden tarih kadar eski bir davanın intikamı alınacak. Unutulmuşluğun, atılmışlığın, yok sayılmışlığın, önemsenmemişliğin, sömürülmenin, köleleştirilip köpekleştirilmenin on bin yıllık intikamı. Yıktığının, yok ettiğinin yerine hiçbir şey koymadan; kadın, erkek, çocuk, yaşlı; hiçbirini ayırmadan, yalnızca ellerinden çalınan hayatlarının saf öfkesiyle kan dökecek. En sonunda üzerinde başkalarının kanıyla şafağa doğru dikilen insan, sesinde son hayvan-insanın şiiriyle, on bin yıldan sonra ilk defa özgür olacak. Tarih-öncesinin zifiri karanlık bir anında iki ayağının üzerine kalkmayı seçtiği an gibi, bu onun tüm bakış açısını değiştirecek. Kaderini kanlı ellerinin arasında tuttuğunu anlarken, yitip gitmiş herkes için, son kez gözyaşı dökecek.
“Daldın yine, aloo” dedi Selim. “Şarkı çok güzel” diye karşılık verdim. Ali arabadan inerken “adam şair abi” dedi. “Bi şeye üzülmüş ama…” dedikten sonra sustu, sigara yakıp devam etti, Selim, “gel inelim manzarası çok acayip buranın” dedi. Birlikte dışarıya çıkıp birer sigara yaktık.
“Fakirler ama manzaraları çok iyi” dedi. Arkamı döndüm, Ali’nin girdiği evde manzaraya karşı  pencere yoktu. Yüksek bahçe duvarları vardı sadece. Manzaraya bakmıyorlardı bile. Yeniden dönüp şehre baktım. Palmiyelerin altında göz kırpan ışıklarıyla parlayan bir vasatlık. Evlerin içini görüyor gibiydim. Büyük bir yangınla daha yok olması için her şeyimi verirdim. Yangından geriye kalan çöp tamamıyla yakılabilirdi.
“Şehrin manzarasının en iyi fakirler tarafından seyredilmesine ne diyorsun” diye sordu Selim. “Merak etme” dedim, “onu da alacaklar yakında ellerinden. Kentsel dönüşüp buraları milyarlık sitelerle dolduracak birkaç yıl içinde.” Acımasızlığıma alışık. Selim dünyadaki her şeye üç saniye içinde alışabiliyor.
Ali evden çıktı, “oğlum sigara zehir zehir” diyerek yanımıza geldi. Manzaraya biraz daha baktık. Ali “insanın yiyişesi geliyor” dedi. Şaka yapmak zorundaydı. Bir manzara karşısında sessizce ve hayranlık duyarak düşünemezsiniz. Yani sadece birkaç saniye. Dikkatleri dağıldığında dikkatleri tamamen dağılıyor ve içlerindeki şakacı ortaya çıkıyor. Sanki birkaç dakika önce orada değilmiş gibi yine hemen sahneye çıkmak istiyor. Toplantı şakacıları gibi. Dur durak bilmeyen bir şaka yapma ihtiyacı.
“Hadi kaçalım” dedim, arabaya binip aşağıya, Dünya’ya, periferiden merkeze doğru inmeye başladık.

Yorumlar

Popüler Yayınlar